Nefret Günlüğüm

Bazen bir kaza olur, oracıkta. Biri çok acı çeker. Bir hayvan, bir insan. Haberlerde okudum, babası kanser oğlunun acı çekmesine tahammül edemeyip vurmuştu. Komşumuz kedimi zehirlediğinde babam daha fazla acı çekmemesi için öldürmeyi teklif etmişti. Ayağı kırılan horozları keserdi. Gözü kör olmak üzere olan kedi yavrularını bulduğumda iki arkadaşım uyutmayı teklif etmişti…

Bazen o kadar acı çekiyorum ki, ölme cömertliğini kendi ruhumda bulamıyorum. Keşke biri benim isteğimle bunu yapsa diyorum.

Güzeller güzeli bir boncuk kızım vardı. Daha bir yaşında değil. 4 tane yavrusu oldu. Yavrulardan birinin yarısını ne olduğunu bilmediğim bir yaratık yedi. Bebek kızım başka yere taşıdı yavrularını. Takip ettim ama nereye gittiğini gözden kaybettim hep. Dün gece motorsiklet çarptı. Kafatası paramparça… Yüreğim yangın yeri. Kafamı toplayamıyorum, sokak sokak aradım. Her deliğe baktım bebekleri yok. Açlıktan yahut gece soğuktan ölecek 2-3 haftalık bebekler. Düşünmeden edemiyorum.

2 bebek daha var. Gözleri kornea ülseri olmuş. Bulduğumda gözlerinin dışında kaskalın bir kabuk vardı. Kabuğu kaldırdım, içinde göz bebeği yoktu. Veterinere götürdüm, dört gün iğne vurdular. Günde 5-6 kez damla ve göz temizliği… Şükür ki açtılar gözlerini. Ama henüz görmüyorlar… Görecekler mi bilmiyoruz da.

Güzeller güzeli bir anne kedi. Kanlı ishal dediler tam 10 gündür. İkinci el bir kedi taşıma kutusu aldım. Güç bela yakalayıp veterinere götürdüm. İki veteriner almadı, viral enfeksiyonu vardır diye. En son götürdüğümde ise korkusundan bir dolabın arkasına kaçtı. Veteriner hekim tüm dolapları söktü, 1 saat uğraş verip yakaladık. Adam korkusundan iğne dahi vuramadı. Hap verip gönderdi. Şimdi poposuna pansuman yapmak için bile gelmiyor yanıma. Öyle korkuyor artık benden.

Başka bir anne kedi. Geldiğinde alnı davul gibi şişti. Tek gözünden iltihap akıyor. Günlerce pansuman yaptım. Hala düzelmiyor.

Ne param kaldı, ne gücüm kaldı. İşim yok, 22 yaşımda hala bir yurt odasında kalıyorum. Yemek paramı veterinerde bıraktım. Güçsüzlükten nefret ediyorum, tek başınalıktan ve insanların bu kadar vurdumduymaz olmasından nefret ediyorum.

Varoluşum bir kaza ve bu çektiğim kederin artık son bulmasını bekliyorum.

Advertisements

Mezarlık

Babamın motorsikletinin arkasındayım, bir yokuştan çıkıyoruz. Kavak ağaçları kıpırtılı, rüzgar tenimizi okşuyor. Kuşlar cıvıl cıvıl ama hava kasvetli. Siyah bulutlar gelmiş, kızgın bir köpekçik gibi homurdanıyorlar.

Beyaz taşların dibinde bitiyoruz. Motordan iner inmez su almaya gidiyorum. İki tane boş şişe buluyorum, dolduruyorum. Biri delik, yan tarafından işemeyi yeni öğrenen çocuk gibi su fışkırtıyor. Beş litrelik şişenin birini yalnız bir mezara boca ediyorum. Kalanını da dört mefta arasında paylaştırıyorum. Babam mırıl mırıl dua ediyor. Bulutlar homur homur homurdanıyor. Mezar taşına oturuyorum.

Yıllar evvel, O Ağrı/ Patnos/ Marmus’ta görev yaparken kışlar pek çetin geçermiş. Her gün öğrencileri bir miktar tezek getirir, O da sınıftaki sobayı o tezeklerle yakarmış. Bir gün köylülerden biri gelip bir öğrencisini şikayet etmiş. “Hoca, senin taleben bizim tezeği çaldı.” Düşünmüş, böyle bir şey yapacak bir çocuk değil bu. Okul çıkışında köşeye çekmiş. Rahmetlinin yüreği iyi olduğu kadar sertti. “Neden çaldın lan tezekleri?” demiş. Çocuk ağlamaklı “öğretmenim sen tezek getir dedin, bizde tezek yok. N’apsaydım?” diye yanıt vermiş. Çocuğun yanıtını birebir söylerken hep gözleri dolardı, çoğu zaman ağlardı. O günden sonra bizim hoca sınıfta artan tezeği ve kendi tezeğinin bir kısmını o çocuğa vermiş.

Belki defalarca dinledim bu öyküyü. Kocaman ateş gözlerini, beyaz uzun sakallarını, suratının hala o çocuksu tarafını hiç aklımdan çıkaramam. Öldükten 3 yıl sonra Ağrı/ Patnos/ Marmus’tan talebeleri geldi, öldüğünü duyunca mezarını ziyaret etmek istediler. Mezarın başında hüngür hüngür ağladı o koca adamlar. Aralarından biri tezeği çalan çocuk muydu yahut O’nun hayatında iz bıraktığı başka biri miydi bilmem.

Babam düşüncemi böldü. “Yağmur çökecek diğer mezarları biraz daha sulamayacak mısın?” dedi. “Yok, yağmur sular zaten” dedim. “Olsun, sen yine de sula” diye yanıt verdi. Belli ki onlara “işte geldim, ben buradayım” demek istiyordu. Ben yalnız amcamın mezarına vefa borcu hissediyordum, babam tüm kan bağını toprağa vermenin burukluğunu yaşıyordu. Kırmadım, 10 dakika sonra tüm toprağın suya doyacağını bilmeme rağmen mezarları suladım.

9 yıl sonra sevgili amcacığım, senin gibi güzel kalpli bir öğretmen olacağıma söz vererek geldim mezarına. Yaşasaydın, her karne alışımda karnemi saatlerce inceleyip duygulandığın gibi, benimle gurur duyacağını biliyorum. Önceden mezarına gittiğimde içimden konuşurdum, beni duyduğunu düşünürdüm. Sonraları yaşarken sahip olmadığımız bir kudretin, öldüğümüzde bahşedilmeyeceğini anladım galiba, sesli konuşmaya başladım. “Bayramın kutlu olsun” dedim fısıltıyla.

Yokuştan aşağı inerken rüzgar yeniden, aynı sevinçle yaladı yüzümüzü. Gökyüzü daha bir karardı, şimşek çaktı. Apartmanın kapısına adımımızı atar atmaz gökyüzü sonunda tüm yoğunluğunu boşalttı. Hafifleyen gök müydü, yüreğim miydi bilemedim…

Yalnız Ağaca

Tohumunu bilirim ben senin,

daha çatlamadan,

başını çıkarmadan topraktan.

Filizinin döneceği yönü,

tutunuşunu,

gecenin günden sıyrılışı gibi

topraktan sıyrılışını bilirim.

Başını uzattığın göğe bakınca

kimbilir kimlere nefes olmanın

sana hissettirdiği iyiliği bilirim.

Dikenlerini bilirim,

hangi dalının incindiğini,

yaralarının üzerindeki reçine kabuklarını,

gövdenin hangi rüzgarda eğildiğini

ve yapraklarını hangi toprakların

çürüttüğünü bilirim.

Uğultulu akşamlardaki hüznünü,

kainattaki bir başınalığın ne demek

olduğunu bilirim.

Güneşli günlerin kavuruculuğunu,

ufka baktığında gövdeni yalayan

rüzgarın serinliğini,

varoluşunun ne kadar ıssız ama

güneşle, suyla, toprakla nasıl da

kalabalık olduğunu bilirim.

Tüm yüreğimle sararım seni yalnız ağaç;

varoluşundan öperim.

Dimdik dur,

Sıkıca sarıl toprağa.

Bu hikaye bitmedi daha.

Yüzeysel Orospu Olmak Üzerine

Adımını attığın gül bahçesi,

kelebeklerden geçilmeyen bir cennet parçasıyken

başka bir adımını attığın alelade bir bahçe,

nasıl cehenneme dönüşüverir.

Bastığın her yer diken,

ayaklarında irin,

saçlarında bir bahar telaşı,

ama geç ama erken.

Yaşıyorum bak, hala, burada

Bir selvi gibiyim, köklerim yakında

Dimdik başım göğe değmiş

Saçlarımı bir rüzgar süpürür,

Senin salonlardaki kahkahandan bir parça getirir.

Dostum, gözlerin apaydınlık ne güzel.

Yüzün ay parçası, dudakların çiçek.

Ama ben yine de yüzündeki,

anlayan insanın kederini hiçbir şeye değişmezdim.

Dostum, sözlerinin etrafı insanlarla çevrili ne güzel.

Ama ben yine de yalnızlık üzerine ettiğimiz iki kelamı,

senin salonlardaki kahkahana değişmezdim.

Gözlerindeki kederi, yaşamanın cehaletine kaptırmışsın, ne iyi.

Ben olsam tutar, bırakmazdım.

Artık ne varsa yüzeyinde var.

Dostum,

ben sende derinimi kaybettim.

Içindeyse, vakit kaybetme, yar.

Sosyal Medya Orucu 2

Germany Kent’in bir sözü var, ” Eğer sosyal medyada gülmüyorsan, eğlenmiyorsan, bir şeyler öğrenmiyorsan o zaman yanlış kullanıyorsun.” Ben Instagram’ı doğru kullanmayı asla öğrenemedim. Kapatalı üç ay oluyor, dipte hissettiğim bir an artık iletişimimin olmadığı eski bir dosta bakıp çıkmak içim tekrar açtım. Açmaz olsaydım. Ne çok insanın hayatına tanık oluyormuşum meğer, hepsi birden önüme düştü. Hiçbiriyle son zamanlarda oturup sohbet etmişliğim dahi yok ama mahremiyetlerine dair fotoğraflar görüyorum.

Sonra kendi profilime girdim. Saçlarım uzunmuş benim önceden. Dostlarım başkaymış. Artık sahip olmadığım bir şeyler varmış, yahut yerine yeni bir şeyler koyduğum başka şeyler. Eminim herkes yapıyor bunu, kendi profilindeki fotoğraflara bakıp geçmişini ve şimdisini kıyaslıyor. Ne gerek var ki? Otomatik olarak yaptığımız şeyler bize ne katıyor? Durup düşünmek, elimizi bağlayan kelepçelerden özgürleşmek gerek. Şimdide kalmak ve geleceğe yatırım yapmak pek kıymetli. Şimdiyi fotoğraf çekme törenleriyle daraltmamak veriyor anın kıymetini. Instagramı kapatalı beri çok daha az fotoğraf çekiyorum. Çok daha az ama samimi arkadaşlıklar kuruyorum. Şiir yazıyorum, merakımı gideren şeyler okuyorum; ruhumu besliyorum.

Instagram’ı bir hafta daha kapatamayacakmışım. Her gün girip kapatmaya uğraşıyorum, yine başkalarının yaşamından kareler önüme düşüyor. Bana ne diyorum. Sizin varoluşunuzdan bana ne?

Tükürmek ve yalamak üzerine

Hayat bize tükürdüklerimizi yalatana kadar ensemizde. Gençlik ve asilik neler katıyor önümüze…

“Hey! Orada dur bakalım, ben onu yapamam. Asla olmaz! Kesinlikle bu işi yaparım! O kim ki? Ben bundan taviz vermem! Bu benim en önemli prensibim.”

Önce konuşmana izin veriyorlar, anlat bakalım sen neler varmış senin heybende böyle diyorlar. Sonra sen sahneden iner inmez hayat çıkıyor aynı sahneye. Ensene vura vura törpülüyor tüm o keskin uçlarını. “Şöyle bir bakıp asıl sen kimsin be?” diyor.

Meh! Yaşamak böyle bir şey işte. İpler senin elinde de olsa, ellerin kesilene dek mücadele vereceksin. Bir yerde okumuştum, iplerden salıncak yapıp sallanmak da kendini asmak da mümkün diyordu. Sıkıysa salıncak yapıp da sallan bakalım. Dalını kırarlar işte böyle.

Kalk, popondaki acıyla mücadeleye devam et. Kendine sağlam bir dal bulana dek… Hoyratlığını dizginle, kendini avut, tırnaklarını çıkar. Yalnız sen kurtarabilirsin kendini bu çukurdan. Oh olsun sana, savaş be insan.

Vermek

Selam olsun sevgili okurlar.

Vermek, belki başka bir deyişle bahşetmek hakkında iki kelam edeceğim. Bahşedenden; özünü, elindekileri çekinmeden verenden gayrı bu satırları anlayan çıkmayacaktır. O sebepten, karşılıksız sevgi yahut vefa gibi duyguları bahşedenler hariç kimsenin okuması tavsiye edilmez, vaktiniz kıymetli.

Vermek, bölüşmek, paylaşmak ne güzel şey. İnsanı rahatlatır, hafifletir, mutlu eder. Vermek aynayı kendine tutmak gibidir, verdikçe kendini görür, kendini bulursun. Ancak öyle bir gün gelir ki, ayna kirleniverir. Sen orada kendini görmeye çalışırken tozdan bir bulut gelir oturur aynanın üzerine. Cılız bir yansıma kalır, o da olursa. Işte bu durum vermenin özeti aslında. Hayatı dramlarla dolu arkadaşına onlarca çıkış yolu gösteriyorsun, vaktini, odaklanmanı, empati duygunu harcıyorsun ama umurunda olmuyor ya, o tozdan bir bulut işte. Bir aile bireyini candan seviyorsun, mutlu olsun diye elinden gelen her seyi yapıyorsun ya, o da kendine ulaşmanı engelleyen tozdan bir bulut. Veriyorsun veriyorsun veriyorsun. Durmadan, yorulmadan. Peki şimdi n’olacak? Başaklar su ve güneş olmadan ekin verir mi? Çocuklar sevgisiz büyür mü? Kirazlar çapalanmadan meyve verir mi? Hiç almadan veren tek bir varlık var zihnimizde; tanrı. Ve acı haber ise biz tanrı değiliz.

Vermek naiflik, vermek güzellik, vermek insanın insan tarafı aslında. Ama aynı anda, başka kişilere enayilik, salaklık, işbilmezlik. Ne yazık insanlar yalnız almayı biliyorlar, lügatlarında vermek yok. Öyleyse biz de almayı öğrenmeli, diretmeli, sokağın ortasında bağıra çağıra is-ti-yom diyen bir çocuk gibi olmalıyız.

Verdiğiniz kadar aldığınız da yüreğinizde yer etsin… İyi geceler; yahut günün hangi saatindeysek… Tozlu aynaları değil, kendimizi görebildiğimiz aynaları hakediyoruz.